Antalya’da bir araya geldiğimiz Serhat Kaya ile son romanı Uçurum’dan Nadide Adalet’e, kadınların adalet mücadelesinden Türkiye’de kültürel ...
Röportaj: Cansel Duruataç
Antalya’da baharın tam anlamıyla yerleştiği bir öğleden sonra, Serhat Kaya ile kalabalığın biraz dışına çekilmiş, portakal ağaçlarının gölge düşürdüğü sakin bir masada buluştuk. Elinde kahvesi, önünde notsuz bir açıklık, yüzünde ise hem mesafeli hem de samimi bir ifade vardı. Son romanı Uçurum, geçen yıl yayımlanan ve özellikle kadın okurlar arasında güçlü bir yankı uyandıran Nadide Adalet, Türkiye’de romanın bugünkü hâli, kültürel dağılma, toplumsal yorgunluk ve edebiyatın hâlâ neyi kurtarabileceği üzerine uzun, açık ve yer yer sarsıcı bir sohbet yaptık.
Önce en taze yerden başlayalım. Uçurum ismi bile tek başına güçlü bir çağrışım taşıyor. Bir çöküşü, bir sonu, bir kaybı düşündürüyor. Bu roman sizin için neyi temsil ediyor?
SK Aslında Uçurum’u yazarken düşüşü değil, eşiği yazdım. Çünkü hayatın en belirleyici anları çoğu zaman düştüğümüz anlar değildir; bilakis düşmeden hemen önceki o sessiz, o keskin, o neredeyse görünmez anlardır. Bence insanı tarif eden şey, başına gelen felaketler değil yalnızca. O felaketin eşiğinde neyi seçtiği. Susmayı mı, konuşmayı mı. Kalmayı mı, gitmeyi mi. Vicdanını mı, konforunu mu. Diğer taraftan Uçurum, yalnızca bireysel bir hikâye değil. Aynı zamanda toplumların da uçurumları var çünkü. Bazen bir ülke bir sabah uyanıyor ve artık aynı ülke olmadığını fark ediyor. Ama o dönüşüm bir günde olmuyor. Öncesinde küçük susmalar, küçük kabuller, küçük korkular birikiyor. Sonra bir gün, bir bakıyorsun, manzara değişmiş.
“Baskı önce manşetlerde değil, evlerin içinde başlar.”
Uçurum için “tarihsel bir tanıklık” diyenler de oldu, “politik bir roman” diyenler de. Romanınızı siz hangi rafta görüyorsun?
Ben romanı raf mantığıyla düşünmüyorum. Çünkü iyi edebiyat zaten etiketleri bir yerden sonra bozar. Ama şunu söyleyebilirim: Uçurum, anlattığı tarih ekseninde politik tarafı da olan bir roman, fakat odağında bunun etrafına kurulu değil. Hatta, içinde daha yoğun aile, aşk, özlem, tutku ve hesaplaşma gibi çok fazla tema var. Benim ilgilendiğim şey, dünün ya da bugünün iktidar bildirilerinden daha çok, baskının insan ruhunda açtığı sessiz çatlaklar. Baskı önce manşetlerde başlamaz. Önce evlerin içinde başlar. Bir sofrada. Bir bakışta. Bir çocuğun sesini alçaltmasında. Bir kadının “bunu şimdi söylemeyeyim” demesinde. Bence edebiyat burada devreye giriyor. Tarih, olanı kaydeder. Roman ise olanın içeride bıraktığını hissettirerek anlatır.
Sizin romanlarınızda tarih çoğu zaman bir arka fon gibi durmuyor. Sanki karakterlerin sinir sistemine kadar işliyor. Uçurumda da böyle bir damar var mı?
Kesinlikle var. Çünkü ben tarihi sadece dekor olarak kullanmıyorum. Tarihi, insanın içine sızan bir şey olarak görüyorum. Biz genelde tarihi büyük olaylarla okuyoruz: darbeler, savaşlar, rejimler, liderler, sınırlar… Oysa tarihin asıl ağırlığı gündelik hayatın içinde hissedilir. Bir annenin çocuğunu nasıl büyüttüğünde. Bir âşığın mektubunu neden yırtmak zorunda kaldığında. Bir komşunun neden bir anda suskunlaştığında. Uçurum’da cümlelerle çizdiğim bir resim var: Büyük tarih ile küçük kalpler arasındaki görünmez köprü. Okur asıl bu damarın belirgin olduğu resmi görürse benim için roman da amaçlarından birine daha ulaşmış olur.
“Nadide Adalet’i yazarken sadece öfke duymadım; utandım da.”
Geçen yıl yayımlanan Nadide Adalet, Mahsa Amini’ye ve öldürülen tüm kadınlara ithaf edilmişti. O kitap birçok okur için aynı zamanda bir vicdan metni gibi okundu. Peki sizin için Nadide Adalet nasıl bir kitap?
Nadide Adalet benim için yazması en zor kitaplardan biriydi. Çünkü bazı hikâyeleri yazarken yalnızca bir anlatı kurmazsın; kendi sessizliklerinle de yüzleşirsin. Mahsa Amini’nin öldürülmesi, dünyanın gözünün önünde gerçekleşen ama aslında dünyanın çok uzun zamandır tanıdığı bir karanlığın başka bir tezahürüydü. Ve bu sadece İran’a ait bir karanlık değil. Kadın bedeni üzerinde tahakküm kurmak isteyen zihniyetin coğrafyası değişiyor, dili değişiyor, üniforması değişiyor belki ama özü çok az değişiyor. O romanı yazarken sadece öfke duymadım; utandım da. Çünkü erkekler olarak, toplum olarak, kültür olarak ve en çok da hukuk olarak kadınları sürekli yalnız bırakan bir dönemin içindeyiz. Bu utancı estetik bir şeye dönüştürmeden, ama onu da kuru bir ajitasyona boğmadan yazmak istedim. En zor denge oydu.
“Kadın meselesi artık bir ‘duyarlılık başlığı’ değil; medeniyet testi.”Bugün Türkiye’de kadın cinayetleri, kadınların kamusal hayatta maruz bırakıldığı baskı, sosyal medya dili gibi, gündelik konuşma biçimleri de sertleşmiş durumda. Edebiyat bu alanda gerçekten bir şey yapabilir mi?
Edebiyat yasa çıkaramaz. Bir katili durduramaz. Bir mahkeme kuramaz. Ama edebiyatın başka bir gücü var: duyarsızlaşmayı bozar. Bugünün en büyük tehlikesi sadece kötülük değil; kötülüğe alışmak. Bir haberin altından kayıp başka bir habere geçmek. Bir kadın öldürülüyor, sonra hava durumu, sonra futbol, sonra indirim haberi… Bu ritim, çağın ahlaki felci. Edebiyat, o kaydırma refleksini kırabildiği ölçüde önemlidir. Okuru bir cümlenin içinde durdurup “bak, burada bir hayat söndü” diyebiliyorsa hâlâ işe yarıyordur. Kadınlar artık bir “duyarlılık başlığı” değil. Bu, doğrudan medeniyet testi. Bir toplum kadınlarına nasıl bakıyorsa, geleceğine de öyle bakıyordur.
“Türkiye’de herkes konuşuyor ama çok az kişi gerçekten düşünüyor.”
Bir yazar olarak Türkiye’nin sosyolojik iklimini nasıl görüyorsunuz?
Çok
yorgun, çok kırgın ve çok dağınık görüyorum. Türkiye’de uzun süredir yaşanan
şey sadece ekonomik ya da politik bir kriz olarak okunmamalı. Daha derinde bir
anlam krizi yaşıyoruz. Kelimeler aşındı. Kavramlar boşaldı. Utanç duygusu
zayıfladı. Nezaket geri çekildi. Hafıza parçalandı. Herkes çok konuşuyor ama
çok az kişi gerçekten düşünüyor. Çünkü düşünmek yavaş bir eylemdir; bu çağ ise
hız bağımlısı. Her şey anında tepki, anında hüküm, anında linç, anında unutma
üzerine kurulu. Kendi payıma bugünün Türkiye’sinde roman yazmayı biraz da
kültürel bir direnme biçimi olarak görüyorum.
Kültürel
erozyon son yıllarda çok kullanılan bir ifade ama çoğu zaman içi boş kalıyor. Siz
bu erozyonu nerede görüyorsunuz?
Toprak
için olduğu gibi, insan için de en tehlikeli erozyon, ilk bakışta görünmeyen
erozyondur.
Kültür erozyonu sadece tiyatro salonlarının boşalması, kitap satışlarının düşmesi ya da müfredatın zayıflaması değildir. Elbette bunlar da önemli. Ama asıl erozyon, dilin kirlenmesinde başlıyor. Çünkü dil bozulduğunda düşünce de bozulur. Bir toplumun kelime hazinesi küçüldükçe ahlaki kapasitesi de küçülür. Çünkü neyi adlandıramıyorsan, onunla yüzleşemezsin. Merhameti kaybetmeden önce kelimesini hafifletirsin. Vicdanı kaybetmeden önce onunla alay etmeye başlarsın. Kültür erozyonu bazen bir kütüphanenin kapanması değildir; bir cümlenin bayağılaşmasıdır. Bir bakışın kabalaşmasıdır. Bir şakanın zalimleşmesidir. Ve bunlar çok daha sinsi şeyler.
Türk romanını ve iddiasını Dünya edebiyatı içinde nereye koyuyorsunuz?
Acı ama dürüst cevap vereyim, potansiyelimiz çok büyük, iddiamız ise dağınık. Türkçe çok güçlü bir dil. Bu coğrafya hikâye bakımından da son derece yoğun bir coğrafya. Hafıza var, çatışma var, sınıf gerilimi var, göç var, modernleşme travması var, aile yapısının iç çatlakları var, dinî ve seküler gerilimler var, merkez-çevre kırılması var… Roman için müthiş bir malzeme. Ama mesele malzeme değil. Mesele işçilik ve estetik cesaret. Bizde roman çoğu zaman iki tuzağa düşüyor: Ya fazla yerel kalıyor ve kendi içine kapanıyor, ya da “evrensel” görünmek için kendi toprağını inkâr ediyor. Oysa büyük roman ikisini aynı anda yapabilendir. Kendi sokağını yazarsın ama dünya okur. Ben Batı’nın onayını merkeze koyan ya da sadece onun lensinden şekillenen bir edebiyat anlayışına da çok inanmıyorum. Ama şu da gerçek: Eğer bir metin gerçekten derinse, gerçekten estetik bir omurgaya sahipse, gerçekten insanı yakalıyorsa coğrafyayı aşar. Bence bizim asıl meselemiz çeviri ve dolaşıma yakınlığımız değil yalnızca; önce metnin kendisine karşı daha gerçekçi olmak ve daima özgünlüğü muhafaza etmek.
Türkiye’de
edebiyat ortamını nasıl okuyorsunuz? Sorun daha çok yayıncılıkta mı, eleştiride
mi, okurlukta mı?
Hepsinde biraz var ama en çok eksik olan şey ciddiyet. Bugün edebiyatın etrafında çok fazla görünürlük var ama görünürlük, derinlik demek değil. Kitaplar bazen okunmadan konuşuluyor. Yazarlar bazen yazdıklarından çok temsilleriyle dolaşıma giriyor. Sosyal medya çağında “eser” ile “imaj” birbirine fazla yaklaştı ve bu çok tehlikeli. Bir de bizde çok hızlı kutsama, çok hızlı silme refleksi var. Birini ya göğe çıkarıyoruz ya yok sayıyoruz. Oysa edebiyat daha sabırlı bir bakış ister. Bir yazarı tek bir kitapla efsane de ilan etmemek gerekir, üzerini çizmemek de. Yayıncılık tarafında ise nicelik çok arttı ama editoryal titizlik her zaman aynı hızla artmadı diyebilirim. Bir metnin pişmesine bazen yeterince izin verilmiyor. Her şeyde olduğu gibi tüketimin burada da torku hep yüksek.
“Ben okuru rahatlatmak için yazmıyorum; dürüst bir sarsıntı için yazıyorum.”
Romanlarınız
okurda teselli hissinden çok bir yüzleşme duygusu bırakıyor. Bu bilinçli bir
tercih mi?
Evet, oldukça bilinçli. Çünkü ben okuru rahatlatmak için yazmıyorum. Hayat zaten çoğu zaman yeterince dürüst değil; bari edebiyat dürüst olsun. Benim için roman, güzel cümlelerle kurulmuş bir kaçış odası değil. Tam tersine, insanın kendi karanlığıyla baş başa kaldığı bir alan. Ama burada “karanlık” derken umutsuzluğu kastetmiyorum. Ben umutsuz bir yazar değilim. Sadece sahte umuda inanmıyorum. Gerçek umut, acıyı inkâr ettikten sonra değil; acıya bakabildikten sonra doğar. Benim yazıyla ilişkim de biraz burada.
Bu
kadar sosyolojik ve vicdani katmanların içinde aşk nerede duruyor? Uçurumda aşk
var mı?
Var. Hem de çok önemli bir yerde var. Ama ben aşkı hiçbir zaman steril bir duygu olarak yazmıyorum. Aşk sadece iki kişi arasındaki çekim değil bence. Aşk bazen birinin yarasını taşımayı göze almak. Bazen onun geçmişinin ağırlığını da sevmek. Bazen de tam tersi; çok severken bile kalamayacağını bilmek. Uçurum’da aşk, dünyanın sertliği karşısında kurulmaya çalışan kırılgan bir sığınak gibi. Ama tabii ki hayat hiçbir sığınağı sonsuza kadar korumuyor. O yüzden romanda bütün duygular gibi aşk da biraz sınanıyor.
Metinlerinizde erkek karakterler de çok çıplak, çok savunmasız yerlerden yazılıyor. Bunun özel bir sebebi var mı?
Erkeklik dediğimiz şeyin içi çoğu zaman korkuyla doldurulmuş. Ve bu toplumda erkeklere en çok öğretilen şeylerden biri, o korkuyu bastırmak. Sonra bastırılan her şey başka biçimlerde geri dönüyor: öfke olarak, tahakküm olarak, duygusal sağırlık olarak, sevgisizlik olarak. Ben erkek karakterleri aklamak için değil, çözmek için yazıyorum. Çünkü çözmeden değiştiremeyiz. Erkekliği eleştirmek, erkekleri şeytanlaştırmak değildir. Tam tersine, o çürümüş kodları görünür kılmaktır. Bence edebiyat bunu yapabilir.
“Türkiye’de hâlâ iyi okur var; mesele o okura gerçekten iyi metin sunmak.”
Bunca dikkat dağınıklığı, ekran çağı, hızlı tüketim kültürü… Romanın geleceği konusunda umutlu musun?
Şaşırtıcı biçimde evet, umutluyum. Çünkü yüzey çok gürültülü olsa da derinlik ihtiyacı kaybolmadı. İnsan yine de bir yerde durmak, bir cümlenin içinde kalmak, gerçekten etkilenmek istiyor. Türkiye’de hâlâ çok iyi bir okur kitlesi var. Çok dikkatli, çok sezgili, çok dürüst okurlar var. Mesele o okura gerçekten iyi metin sunabilmek. Okur sanıldığı kadar kolay kandırılan biri değil. Bir kitapta hakikat varsa hissediyor. Yoksa onu da hissediyor. Ben romanın hiçbir zaman tamamen geri çekileceğine inanmıyorum. Çünkü roman, insanın kendine bakma biçimlerinden biri. İnsan, ne kadar kaçarsa kaçsın, sonunda yine dönüp kendine bakıyor.
Bugün geriye dönüp baktığınızda, yazarken sizi hâlâ en çok heyecanlandıran şey ne?
Bir cümlenin bir insanın içinde kalma ihtimali. Hâlâ en çok bu heyecanlandırıyor beni. Kitap biter, kapak kapanır, fuar geçer, imza günü biter, eleştiri yazısı unutulur… Ama bazen tek bir cümle kalır. Biri yıllar sonra bir yerde durup kendi hayatına bakarken o cümleyi hatırlar. İşte edebiyatın gerçek ömrü orada başlıyor zaten. Benim için mesele çok satmak, çok görünmek ya da çok gürültü çıkarmak olmadı, olmayacak da. Elbette bunlar da hayatın parçası. Ama asıl mesele, yazdığım şey birinin ruhunda küçük de olsa gerçek bir yer açabiliyor mu? Ben en çok bunun peşindeyim.
Serhat Kaya konuşurken, başladığı bir cümleyi hızla bitirmek yerine sanki biraz daha içine doğru çeken, yazdığı kadar konuşunca da kendini dinletebilen bir isim. Belki de bu yüzden romanları gibi cevapları da bir açıklama olmanın ötesine geçip söyleşimizde bir yankıya dönüştü. Onun edebiyatı açık cevaplar vermek yerine, kaçmaya çalıştığımız soruların ışığını açıyor. Nadide Adalet ile vicdanın ve kadınların kırılmış tarihinin içine bakan, Uçurum’la birey ile toplum arasındaki o tehlikeli eşiği ustaca kurcalayan Kaya, bugünün Türk edebiyatında yalnızca hikâye anlatan değil, aynı zamanda çağın ruhunu yoklayan öncü yazarlardan biri olmayı çoktan başarmış görünüyor. Söyleşiden ayrılırken aklımda kalanların çoğunu buraya yazamadım bile ama şunu mutlaka söylemem gerekiyor: Serhat Kaya, romanlarında evrensellikten ödün vermeyen, bu çağın özgün yazarlarından ve onu dinlerken her söylediğinde güçlü haklılıklar buluyorsunuz. Ve bence Kaya’nın söylediği gibi, bazen asıl uçurum, gerçekten içimizde başlıyor.
Röportaj:
Cansel Duruataç





Hiç yorum yok
Yorumları ve haberlerinizi bizimle paylaşınız